Size kaldıysa...

alt"Bilim üretirken içinde yaşadığın ülkenin yüzde 97’sinin Müslüman olduğunu unutma!"
Çocukluk evresini paparazzi muhabirliği yaparak geçiren, büyüme ve gelişme evresinde de bir ayağını Gülenci sermayeye, diğer ayağını da AKP Hükümeti'nin “büyüme istikrarına” sıkıca dolayarak medya patronluğuna yükselen Acun Ilıcalı’yı herhalde bilmeyenimiz yoktur. “Sağdan-soldan” kopyalayarak revize ettiği ve neredeyse haftanın her gününe iliştirilmiş yarışma programlarıyla milyonlarca izleyiciyi akşam saatlerinde televizyon başına bağlamayı kendisine iş edinmiş “üstün yetenek”ten bahsediyorum.


Bu yazının konusu Acun Ilıcalı olmamakla birlikte, onu burada anmamın ve bir yazar için -en azından benim için- yazmanın en zor olduğu giriş bölümünde adına yer vermemin nedeni ise sadece TV 8’in sahibi olması. Öyle tahmin ediyorum ki yaptığı devşirme programlar üzerinden elde ettiği parayla TV kanalı satın alıp medya patronu olmak olsa olsa Türkiye’ye mahsus bir özelliktir.

alt
İşte Acun Ilıcalı’nın sahibi olduğu TV 8’de Jess Molho, Funda Özkalyoncuoğlu ve Sena Keçeli’nin sunduğu “Aramızda Kalmasın” programında yaşanan tartışmada, Sabahattin Ali’nin ölümsüz eseri “Kürk Mantolu Madonna”nın beyaz perdeye taşınacağı üzerine yaptıkları değerlendirmeler sonucunda program sunucularının açığa çıkan entelektüel düzey -daha doğrusu rezillik-, kiminin gündemine kendilerini haftalarca eğlendirecek güçlü bir dalga konusuyla tiye alacakları 140 karakterlik twit malzemesi olarak düşerken, kimi “neymiş lan bu Madonna muhabbeti” merakına dönüştü. Her yaklaşımın kendince anlaşılır sebepleri olmakla birlikte bu rezil komedinin özünde yatan farklı neden ve sonuç ilişkilerine; sosyal, kültürel, sanatsal, akademik ve entelektüel birikim düzeyinde yaşanan krizin iç dinamiklerine göz ucuyla baktığımızda bile içinde bulunduğumuz siyasal gericiliğin belirleyici ağırlığını hissedebiliriz.


15 Temmuz darbe girişimini bastırmasıyla birlikte eline olağanüstü fırsatlar geçiren AKP, günümüze kadar devam eden OHAL süresince çıkardığı 8 Kanun Hükmünde Kararname ile kültürel-bilimsel ve entelektüel düzeyde birikimi de elinde tutan onlarca gazete, dergi, TV kanalı, radyo ve yayınevini kapattı. Bununla da yetinmedi; sayıları binleri bulan akademik çevreden aydın, yazar, gazeteci ve sanatçıya gözdağı vererek kimileri ya açıktan tehdit edildi ya da bu çevrenin büyük bir kısmı sabah baskınlarıyla gözaltına alınarak tutuklandı ya da görevlerinden alındı.


Sadece AKP ve Türkiye’ye özgü olmayan bu bilim ve sanat düşmanlığının tarihsel olarak nasıl şekillendiğini, egemen sınıf ve temsilcileri tarafından bilim üreticilerine karşı nasıl bir tutum ve tavır alınıldığını salt kronolojik bir açıdan incelesek dahi sayfalar dolusu örnekle karşılaşırız.


Kültürel, sosyal, sanatsal ve entelektüel düzeyde yaşanan kriz; kendisini, sadece bilginin, sanatın, edebiyatın ya da farklı kültürel araç ve sunumlar üzerinden gösteren bir üretim krizinden ibaret değildir. Bugün siyasal iktidarı elinde tutan AKP ve onun çevresinde kümelenerek gericiliğin çekim alanına giren tüm kurum ve kişiler, devlet bürokrasisinin hemen hemen tüm kademelerinde görev alan bürokratlar ve akademisyenler, uluslararası ilişkileri diplomatik bir dil, üslup ve “devlet adamı ağırlığı” sınırları içinde temsil edebilecek bilumum ateşeler de dâhil olmak üzere hepsi bu krizin bir parçası ve devamcısı. Hatta ve hatta isminin başında belirli bir unvan eki taşıyarak Cumhurbaşkanı ve Başbakana danışmanlık ettiği iddia edilen ve bir emekçinin yıllarca çalışarak kazandığı ücreti aylık olarak kazanan yüzlerce akademik zevat da dâhil ürkütücü bir bilgi ve birikim krizi içinde. Hiç abartısız, kiminin değil kriz içinde bir birikimi olsun, hiçbir zaman bir birikimi ve niteliği olmamış. Bu çerçeveden baktığımızda, saydığım tüm bu kimlikler gerek politik ve siyasal düzeyleri, gerekse de kültürel-entelektüel düzeylerindeki nitelik açısından adeta yerin dibindeler. Jöleli danışman Yiğit Bulut’tan, “akademik” dünyada görev yapmış Burhan Kuzu’ya, Belediye Başkanlığı yapan Melih Gökçek’ten, Kürtlerin satılmış ruhu Mehmet Metiner’e; rektörlerden, yazarlara ve hukukçulara kadar... ele kim geliyorsa hepsi aynı “cahil torba”nın içinde.


Her şey bir yana, Erdoğan’ın siyasal birikim ve düzeyi, bir Cumhurbaşkanı olarak bulunduğu konumla örtüşecek nitelikli bir siyasal kimlikten uzak oluşu bile burjuva düzenin yaşadığı krizi farklı yönlerden gösteren örneklerin başında gelmektedir.


15 Temmuz darbe girişimini bastırdıktan sonra devasa boyutlarda hazırlanıp buldukları her boş yere gerine gerine yapıştırdıkları “Biz milletiz, Türkiye’yi darbeye, teröre yedirmeyiz” afişlerindeki “yedirmeyiz” kavramı bile hükümet olarak AKP ve temsilcilerinin nasıl bir çapsızlık, nasıl bir seviyesizlik içinde olduklarını ortaya koyan çarpıcı başka bir örnek olsa gerek.


Şıracının şahidi bozacı ya da tencere dibin kara seninki benden kara


Peki, Türkiye’yi bilimsel bir kurum olarak temsil eden TÜBİTAK’a ne demeli?


Evrim Kuramının kurucusu olarak bilinen Charles Darwin’in 200. doğum günü olması nedeniyle UNESCO tarafından tüm dünyada “Darwin Yılı” olarak ilan edilen 2009'da TÜBİTAK, Mart ayında yayınlanması planlanan “Darwin özel sayısını” son anda akıllara zarar bir gerekçeyle iptal etmekle kalmamış, ana derginin içindeki 16 sayfalık kısmı da kaldırarak öyle yayınlamıştır. Bilim ve evrim düşmanı bu tutum bununla da sınırlı kalmamış, Darwin kapağını hazırlayan yazı işleri müdürü ve yayın yönetmeni konumundaki Çiğdem Atakuman’ın görevine son verilmiştir.


Ne ironidir ki, bu yazı hazırlanırken artık yaşanmasına şaşır(a)madığımız yeni bir vaka daha gelişti. Buca Fatih Sultan Mehmet Anadolu Lisesi’nde öğrencilere Amerikalı ünlü astrofizikçi Neil deGresse Tyson’ın 13 bölümden oluşan ve her bölümü birbirinden çarpıcı, değerli ve öğretici olan “Cosmos: Bir uzay serüveni” belgeselini izleten tarih öğretmeni Kahraman Kepenkçi, belgesel ‘İslam’a aykırı’ olduğu gerekçesiyle şikâyet edildi.


Başbakanlık İletişim Merkezi aracılığıyla yapılan şikâyette,“Buca Fatih Sultan Mehmet Anadolu Lisesi tarih öğretmeni, Cosmos adlı ateizm görüşünü dikteleyen varoluşu tamamı ile Darwin’ci teori ile İslam’a aykırı belgeseli birçok dersinde öğrencilere izlettirmiştir. Yüzde 97’si Müslüman olan bu ülkede bu davranışın gereğinin yapılmasını arz ederim” ifadelerinin kullanılması ise önümüzdeki günlerde bilimin, bilimsel düşüncenin ve bilim üretmenin bundan sonra hangi kriterlere dayanacağını göstermesi açısından ibretlik bir örnektir. Düşünmenin henüz resmi bir suç sayılmadığı şu geçici dönemde, Türkiyeli bir bilim insanının bilim üretirken köşe başına şöyle bir uyarıcı not astığını düşünün: Bilim üretirken içinde yaşadığın ülkenin yüzde 97’sinin Müslüman olduğunu unutma!


Hâlbuki kimileri evrimi bir teoriden ibaret sanıyor, öylesine bir fikir gibi. Ama yanılıyorlar; evrim teorisi, tıpkı yer çekimi teorisi gibi bilimsel bir gerçektir.

alt
Hep düşünmüşümdür: Fransız heykeltıraş Auguste Rodin’nin ünlü çalışması “düşünen adam heykeli”nin kopyasının Bakırköy Akıl Hastanesi’nin bahçesinde ne işi var diye? Sanki topluma vermek istedikleri açık bir mesajla “Fazla düşünmeyin, sorgulamayın, fikir üretmeyin… Eğer düşünürseniz, sorgularsanız sizin de sonunuz böyle olur ve sonra tımarhaneyi boylarsınız” mı? denilmek isteniyor.

alt
Ya da Einstein’ın saçı başı dağınık haldeyken dilini çıkarmış ve sözümona “sempatiklik” kattığını iddia ettikleri spot resmine ne demeli? Gerçekten birileri bunun sempati kattığını düşünebiliyor mu? Kendi adıma o kadar iyiniyetli bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Einstein’ın bu spotunu her gördüğümde bilim insanını aşağılayan, onu küçük düşüren ve ürettiği bilimin kriteriyle değil de -ki Einstein’ı bu kriteriyle değerlendirebilecek insan sayısı zaten çok azdır- onu şirin ve sempatik göstererek magazin dergilerinin kapaklarına taşıyıp bilim insanı kimliğinden bilinçli olarak soyutladıklarını düşünürüm. Çünkü Einstein’ın bilim anlayışı ve kendini bilime adamışlığı toplum için “kötü bir örnek” oluşturabilir. Fakat kimliğinden soyutlanmış bir Einstein’ın ya da bilimin ciddi bir uğraş ve devrimci bir iş olduğu anlayışının devşirilerek magazinel anlamda pazarlanmış bir Einstein’a dönüştürülmesi hem tehlikesizdir.


A. Öcalan bir yazısında “Eskiden bilim insanları yemelerine-içmelerine, giyim ve kuşamlarına aldırış etmeden tam bir adanmışlıkla kendilerini meslekleri olan bilime adamışlardı,” diyordu. Çok doğru! Şimdiki “bilim insanları”na bakıyorum da, yeme ve içmelerine, giyim ve kuşamlarına, hangi öğünü nerede ve kimlerle yiyeceklerine öyle bir özen gösteriyorlar ki, neredeyse gösterdikleri bu özeni icra ettikleri bilimden çok daha ciddiye alıyorlar. Hal böyle olunca tabii, bu insanlardan insanlık adına bilim üretmelerini beklemek de faydasız oluyor. Einstein’ın saçı başı dağınık spotunu tekrar gözümün önüne getirdiğimde, bunun nedenini daha iyi anlıyorum: “Einstein’in kendisini adadığı bilime gösterdiği dikkat ve özen, saçına başına göstereceği özenden kat be kat önemliydi.”


İster akademik-bilimsel isterse de sanatsal ve kültürel çerçevede olsun gerçek anlamda bilim ve sanat üretmek isteyenler gösterdikleri tüm iyiniyete rağmen bir hale gibi etraflarını saran gericilikle mücadele etmede gerekli ısrarı ve kararlılığı sergilemekten bugün için uzaklar. Bilimin, üretimin kolektif gücü ve örgütlülüğünden uzak durdukça kimileri zaman içinde yaşamda kalabilmek adına mevcut egemen anlayış karşısında boyun eğerken kimileri de önlerine sunulan parıltılı dünyanın ihtişamına kapılıp bilim için çıktıkları yolda kırılma yaşayarak ileriye doğru bir sıçrama yapma yerine geriye doğru bir savrulma yaşayabiliyor. Bilim ve sanatı da tekeline alan burjuvazi bu genç yeteneklere sunduğu kürsülerle onları satın alıyor, devşiriyor ve kendi üretim mekanizmalarının -egemen anlayışının- bir parçası haline getiriyor. Türk edebiyatının usta kalemlerinden Yaşar Kemal gibi koca devin bile ölmeden önce yapıtlarının Yapı Kredi Yayınları (YKY) üzerinden piyasalaştırması buna verilecek çarpıcı örneklerden biridir. Toplumsal yaşamımızın, duygu ve hislerimizin dile geldiği müzik alanında üretilen eserler Doğan Music Company; edebiyat, tarih, arkeoloji, sosyoloji ve felsefeyi de içine alan bilim-kültür alanında üretilen birikimimizi kendi bünyesine emen Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları gibi holdingleşmiş birçok tekeltartışmasız olarak bu birikimin kontrolünü sağlar duruma gelmişlerdir.


Bilimi, bilgiyi, bilimsel ve özgür düşüncenin yanında gelişim ve değişimi yaratacak fikirler üretmeyi korkusuzca kendisine referans edinecek yürekler de bugün bir yol ayrımında. Toplumun, maddi üretim sürecine dayalı olan yaşam süreçlerinin her halkası, birbirleriyle kuracakları özgür ilişkiler içinde ele alınıp yine bu toplumu oluşturan emek üreticileri tarafından kolektifçe belirlenip bir plana göre bilinçli olarak düzene sokulmadıkça, ne içinde bulundukları bu siyasal gericilik ortadan kalkacaktır ne de egemen sınıfın tahakkümünden kurtulup bilimin ve düşüncenin özgürce yaratılacağı yeni bir yaşamın kapısı açılacaktır.
Kapanışı, Giordano Bruno'nun engizisyon mahkemesinde kendisini yargılayan bilim düşmanlarına cesurca söylediği şu sözlerle yapalım:
 

Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmî akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.

 

Tanur Oğuz Gündüzalp